Yaşlılık,
daha uzun yaşama, daha genç görünme gibi konularda devamlı araştırmalar
yapan, klonlama, genetiğiyle oynanmış gıdalar gibi ucubeleri ortaya
çıkaran genetikçilerin kancayı taktıkları konulardan biri de
�ölümsüzlük�.
Bilim adamları işe yaşlanmanın ve ölümün sorumlusu genleri teşhis
ederek başlamışlar. Gerontogen isimli, şifresi çözülen gen hücrede
yaşlanmanın ve ölümün nedeni. Genetikçiler bu geni etkisiz hale getirip
�yaşamı kat kat uzatmayı� planlıyorlar.
Gerontogen konusu Fransız bilim dergisi Science & Vie�nin
Ağustos sayısında işlendi. Gerontogenlerin varlığı 1940�larda
keşfedilmiş fakat bilimsel olarak kanıtlanması 1980 sonlarında olmuş.
Çok hücreli canlılar üzerinde yapılan yeni deneylerde ise yaşam süresi
50 kat uzatılmış.
Doğal yaşam süresi iki hafta olan bir mantar türü hücrelerindeki
gerontogenler etkisiz hale getirilince iki yıl yaşadı. Yine aynı
yöntemle, ortalama iki yıl yaşayan farelerin ömrü de dört yıla çıktı.
Gerontogenler konusu biraz karışık çünkü ölümü hazırlayan bu genlerin diğer bir misyonu da hayatı ikame ettirmek...
Doğadaki tüm canlılar gibi insanlar da ne kadar dikkatli yaşarlarsa
yaşasın, iki şeye karşı koyamıyor: yaşlanma ve ölüm! Gerontogenler
hücreleri zayıflatarak serbest radikallerin saldırılarına karşı
koyamamalarına ve sonuçta yaşlanmalarına neden oluyor.
Ölümü getiren sürecin mimarı olan bu genin asıl niyetiyse, ölecek
organizmanın ölümden önce üremesini sağlamak ve tek tek bu canlıların
değil ama türün devamını sürdürebilmek; böylece kendi kendisini de
yeniden üretmek. Zira içinde bu genin de bulunduğu karmaşık süreçler
sonunda ölüme karşı doğurma içgüdüsü harekete geçiyor, tersi
olduğundaysa canlıların ömrü uzadıkça üreme potansiyelleri de azalıyor
bilim adamlarına göre... Nitekim yapılan deneylerde de yaşam süresi
uzatılan bazı hayvanların küçük kaldığı ve doğurma yeteneklerini
kaybettikleri görülüyor.
Bu noktada hayatta kalabilmeyi sağlayan kalıtsal özelliklerin bir
sonraki kuşağa aktarılmasını sağlayan �doğal seçilim ilkesi�nin insanı
ölüme yaklaştıran genleri neden elemediği sorusu geliyor akla. Çünkü
hala canlıların çoğu eceliyle değil, dış etkenler nedeniyle ölüyor. Ve
bu nedenle yaşam, ömrü uzadıkça üremekten vazgeçen canlıların eline
bırakılmayacak kadar kritik. İşte bu gen de bu mantığın temel taşı
olarak varlığını sürdürüyor.
Alman biyolog August Weisman�ın 1890�larda geliştirdiği teori de bu
tezi doğrular nitelikte. Biyolog, yaşlanma geninin doğal seçilim
sistemi tarafından devre dışı bırakılmadığını, çünkü bu genin �evrim
teorisi� bakımından türlerin devamı için gerekli olduğunu savunuyor.
Böylece bir anlamda yaşamın devamı canlıların kendi kararlarına
bırakılmamış oluyor.
Üreme bittiğinde yaşlanma başlıyor
Bu aşamada da son araştırmaların mimarı bilim adamları devreye
giriyor. Fransız genetik bilimci Annie Sainsard-Chanet �yaşlılık
biyolojik bir gereklilik değil� diyor, �bakterilerde yok; yaşlanma
evrim sürecinde ve çok hücrelilerde görülüyor.� Bu gen etkisiz hale
getirilirse yaşlanmayı durdurmanın, hatta ecele çare bulmanın mümkün
olduğu iddia ediliyor.
Bu genlerin nesilden nesle aktarılmasını açıklayan iki teori daha
var. Nobel ödülü sahibi İngiliz biyolog Peter Medewar 1952�de
geliştirdiği teorisinde yaşlanmanın, olumsuz etkileri olan genetik
değişimlerin birikmesiyle oluştuğunu ve bunların doğurganlık döneminden
sonra ortaya çıktığını belirtiyor. Yani canlının üreme yeteneği sona
ermeden Gerontogenler harekete geçmiyor. Dolayısıyla canlıyı
öldürdükleri bilgisi de bir sonrakine aktarılmıyor. Asıl amaç türün
devamı olduğu, bu genler de üremeye engel olmadıkları için nesiller
boyu aktarım devam ediyor.
Beş yıl sonraysa Amerikalı biyolog George Williams, Medewar�ın
teorisini daha da ileri götürerek Gerontogenlerin doğumdan itibaren
yaşam boyu aktif olduklarını, üremeyi de teşvik ettiklerini ancak
olumsuz etkilerinin üreme çağının bitiminden itibaren kendini
gösterdiğini belirtiyor. Yani hem doğum, hem de ölümde kullanılıyorlar.
Ortadan kaldırıldıklarındaysa, yaşlanmayla birlikte doğum da
engellenmiş oluyor. Yani böyle bir durumda bir canlının daha uzun
yaşaması için etkisiz hale getirilen genlere karşılık, nesilden nesle
geçerek o türün milyonlarca yıl boyunca verdiği var olma mücadelesini
de ortadan kaldırma riskini göze almak gerekiyor. Kaba bir örnek vermek
gerekirse, söz konusu geni etkisizleştirme kararını verecek olan
insanlığın savaşlar, kazalar gibi dış etkenlerle ölmemek için de çare
bulması gerekiyor! Yoksa insanoğlu kendi kıyametini hazırlamış olacak...
Gelişmelerin farklı bir boyutu da var. Yaşam süresinin uzatılmasının
beyin fonksiyonları üzerindeki etkisi. Nörolog Prof. Dr. Nezih Oktar
şöyle açıklıyor: �Uzun yaşamın beyni nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz.
Yaşamınızın son on yılını belki bunamayla geçireceksiniz. Fiziksel
yaşam sürecek ama beyinsel fonksiyonlar geride kalacak. Bu tür
çalışmaların yapılması elbette çok önemli. Ancak, beyinsel faaliyetlere
yönelik araştırmaların da göz ardı edilmemesi gerekli. Çünkü beyin
yaşlanmadan en fazla etkilenen organlardan biri. Diğer organlardan çok
daha farklı bir işleyişe sahip. Üzerinde çalışılan canlıların hiçbiri
insan beyninin özelliklerine sahip değil. Kitap yazan bir solucan ya da
sanatçı bir maymun yok. Dolayısıyla, beyin de uzun yaşama hazırlıklı
olmalı.
Kaynak: Aktüel
Sonsuz yaşam aslında ölüm
Tıbbi genetik uzmanı Doç. Dr. Ender Altıok, doğanın mantığının türü korumak üzerine yapılandığını belirtiyor.
Ölüm neden var?
Hastalık da, yaşlanma da, ölüm de bireyi ortadan kaldırmak ve türü
korumak içindir. Zaten bireylerin hücreleri de kendi kendini öldürmeye
programlanmıştır. Gerek hücreler hasar gördüğünde, gerek yaşlandığında
kendi kendini öldürme programı devreye girer. İnsan vücudunda
milyonlarca hücre var. Sadece bağışıklık sistemini oluşturan hücreler
yaklaşık birkaç trilyon ve bunun yüzde biri her gün yenileniyor. Yani
50 milyardan fazla hücre her gün yenilenirken, diğer taraftan bu
hücrelerin yüzde 95�i iki gün içinde türü korumak için yok oluyor. Aksi
takdirde, sonsuza kadar üreme yeteneği olan canlılardan oluşan bir tür
zamanla ortadan kalkar. Dolayısıyla yaşlanmayla üreme arasındaki
bağlantının nasıl çalıştığını tam olarak bilemesek de bu iki programın
birbiriyle koordinasyon içinde çalıştığı bilimsel bir gerçek.
Peki bu denge bozulursa? Henüz hayvan deneylerinde olsa da yaşlılığa
neden olan genleri etkisiz hale getirmek artık mümkün. Yaşlılığın yapay
olarak durdurulması canlılar için kıyamet mi olacak?
Bu yapay
durdurma, doğanın mantığıyla, en azından dünya üzerindeki canlıların
var olmasıyla ilgili kurallarla bağdaşmıyor. Ama bunun tam olarak
gerçekleşme ihtimali yok gibi. Kanserli hücreler bu durum için iyi bir
örnek. Bu hücreler sonsuza dek ölmeden çoğalma yeteneğine sahip ve aynı
zamanda yaşlanma yeteneğini de kaybetmiş haldeler. Ama sürekli çoğalma
sonucunda bireyin ölümüne, dolayısıyla kendi ölümlerine neden
oluyorlar. Diğer taraftan çeşitli mantarlarda ömür uzatma çalışmaları
oldu ama bunların hiçbiri sonsuza erişemedi. Üstelik o fare ve
mantarların yaşam �kaliteleri� kabul edilebilir çizgide tutulamadı.
Sonsuza kadar çoğalan canlılardan oluşan bir topluluk aslında kendi
türünü yok eder.
Kimi bilim adamları yaşlılığın biyolojik bir gereklilik olmadığını
iddia ediyor. Bu iddiayı destekleyen tez olarak da bakterilerde
yaşlanmanın olmaması gösteriliyor.
Bakterilerde yaşlanmanın olmaması, yukarıda sözünü ettiğimiz mantığa
aykırı değil ki! Bakterilerin yaşamları sadece birkaç gün ve bu birkaç
gün içinde yüz milyarlarca ürüyorlar ama sonunda dış etkenler nedeniyle
bir o kadar da bakteri ölüyor. Yaşlılık yok ama çevresel nedenlerle de
olsa ölüm var ve tür devam ediyor.
Türün devamı için bireylerin ölmesi teorisi sadece yaşlılık için mi geçerli?
Bir
diğer örnek de programlanmış hücre ölümü. Diğer ismi Apobtoz. Bu, ilk
çağ Yunanistan�ında sonbaharda ağaç yapraklarının düşmesine verilen
isim. Ağaçlar yaşar ama yaprakları sürekli değişir. İnsan hücreleri de
böyledir. Yaşlılık dışında, kimi enfeksiyonel durumlarda da aslında
canlı enfeksiyon sebebiyle ölmez. Vücut, türün devamı için kendi
kendini yok etmeye başlar. Özellikle yanık ve ciddi bağışıklık sistemi
rahatsızlıklarında büyük bakteri enfeksiyonları olduğunda, beden
bakterilerle savaşmak için sitokin dediğimiz maddeler salgılar. Ama bir
süre sonra o sitokinler, artık bakterileri ortadan kaldırmaktan ziyade,
bedeni ortadan kaldırmaya yönelirler. Çünkü bakteri artışı artık türü
tehdit etmeye başlamıştır.