Dün
sizlere Canon firmasının Avrupa ülkelerinde yaptığı araştırma
sonuçlarını gösteren anketi sunmuştuk. Şimdi bir uzmandan bu anketin
sonuçlarının yorumunu sunuyoruz:
Psikoterapist Lucy Beresford'un Canon Europe için hazırladığı "ofiste stresin psikolojik analizi" başlıklı makalesi
Ofis
yaşamı gün geçtikçe daha da yorucu bir hale geliyor; çalışanların
sadece yüzde 5’i iş yerinde hiçbir şeyin kendilerini öfkelendirmediğini
söylüyor. Uzun ve anlamsız toplantılarda zaman kaybetmekten, fotokopi
makinesinde kağıt sıkışmasından, insanların kabalığından ve kendimizi
desteksiz hissetmekten nefret ediyoruz. Neden öfkelendiğimize
şaşmamalı! Aramızdan yüzde 83’ümüz bir çalışma arkadaşının öfkesini
kontol edemediğine tanık olmuş; yüzde 63’ümüz öfkeden kontrolünü
kaybederken, bir defadan fazla olmak üzere öfkeden kontolünü
kaybedenlerin oranı ise yüzde 50. Kuşkusuz ki, ofis ortamı ‘yüksek
duygu dışavurumunun’ mevcut olduğu bir mekandır.
Eğilimler ve psikolojik nedenler
Kontrol dışı!
İnsanlar
kontrollü olmayı tercih ederler. Çocukken, dünyanın merkezinde
olduğumuzu, kontrol ettiğimizi, herkesin ve diğer her şeyin bizim
çevremizde dansettiğine (‘objelerimiz’in) inanarak yetişiriz. Zaman
geçtikçe bu inancın bir yanılsama olduğunu ve her şeyin bizim
kontrolümüzün altında olmadığını öğreniriz. Yaşımız ilerledikçe,
kontrolün elimizde olduğuna inanır, çocukluğumuzun hayal dolu, her şeye
kadir olduğumuzu düşündüğümüz günlerine geri döneriz.
En
stress dolu durumlar bizleri çok daha fazla etkiler, çünkü kabul etmek
istemediğimiz bir durumu gözler önüne serer: Her şeyin kontrolümüzde
olmadığını! Bu durum bizim için küçük düşürücüdür ve hayat bizim
istediğimiz gibi sürmediğinde öfke, içimizde ayaklarını vuran küçük
çocuğumuzdur. Bu araştırmaya yanıt veren 1.857 kişinin yüzde 88’i orta
ve aşağı birimlerde (middle management and below) çalışanlardan
oluşuyor. Bu kişiler, iş yaşamlarında kontrolün ellerinde olmadıklarını
hissetmektedirler.
Ofis yaşantısı ile ilgili bir diğer sorun
ise bir grubun parçası olmamızdan kaynaklanmaktadır. Rekabet
içerisinde, çelişen taleplerle başa çıkmaya çalışırız. Ekip, aynı firma
için çalışmak üzere biraraya gelmiştir, ancak aynı zamanda herbirimiz
zaman, kaynaklar ve promosyon veya bonuslar için rekabet eden
bireyleriz. Bir diğer taraftan günümüzün stresli geçip geçmeyeceğinde
belirleyici olacak şekilde grubun diğer üyelerine, araç gereç,
dışarıdan gelen bilgiler doğrultusunda bağlıyız.
Yine mi toplantı!
Uzun
ve anlamsız toplantılar (50%) bizi sinirlendiriyor, bunun nedeni ise bu
durumun bilinçaltımızda zamanımızı kontrol edemediğimizi bize
hatırlatmasından kaynaklanıyor. Bu toplantılarda tek mutlu olan kişi,
toplantıyı düzenleyendir. Dikte edici veya yapısı olmayan
toplantılardan hoşlanmayız. İnsanlar açıklık ister ve tabiatımız gereği
adalet ararız. Her iki olgu ile oynandığında bu bizi rahatsız eder.
Gerginlik ve memnuniyet karşı karşıya
Freud,
hayatlarımızı gerginlik ve rahatsızlıkları azaltarak, memnuniyet ve
tutarlılık hissini yerleştirmeye çalışarak yaşadığımızı söylemiştir. Aç
olduğumuzda tüm enerjimizi, açlık duygumuzu yok edecek çözüme veririz.
Bebekler rahatsız olduklarında ağlarlar (açlık, altını ıslatma ve
hastalık gibi...). Ofiste çalışan yetişkinlerin durumu da farklı değil.
Ofiste bir ölçüde çocuksulaştırılırız (karar alma süreçlerimiz ile
ilgili kontrolü bir ölçüde patron veya firmaya veririz) ve dengemizi
bozacak şeylere karşı hassasiyetimiz yüksektir. Bu, e-postaların fazla
kullanımı (%14), çalışma arkadaşlarının cep telefonlarını sessize
almamaları (22%), kirli bir mutfak (16%) veya yanlış ofis sıcaklığı
(37%) olabilir.
En çarpıcı olan ise anlamsız/uzun toplantılar
en ortak şikayet iken, bizi daha fazla sinirlendiren şey ise insanların
kaba ve yukardan konuşmaları (21%). Kabul edilebilir davranış konusunda
hepimizin içinde, kimseye belli etmediğimiz sınırlarımız var.
Ekiplarda, insanlar grubun genel iyiliği ve herkesin anlaşabilmesi için
bireysel ihtiyaçlarını bastırmak isterler. Ancak maalesef, bu durum
hayatta kalma içgüdümüz ile çelişmektedir, bu da başkalarının ihtiyaç
ve görüşlerine karşılık bizim ihtiyaçlarımızın karşılanması ve
fikirlerimizin duyulması anlamına gelmektedir.
İnsanlar makinelere karşı
Gerilimi
ve rahatsızlığı bertaraf etme ihtiyacımız, ekipman bozukluklarına
yönelik tepkilerimizi belirleyen önemli etkenlerdendir. BT sistemi
bozulduğunda (%28), sistem üzerinde dokümanları bulamadığımızda,
fotokopi makinesi ya da yazıcı bozulduğunda (%30) kendimizi çaresiz ve
saldırıya uğramış gibi hissederiz. Eğer bu tür ekipman bozuklukları
süreklilik kazanmışsa, bizler için durum işkenceden farksızdır. Bunun
nedeni, izdüşümsel kimlik (projective identification) olarak
adlandırılan bir sürecin parçası olmasıdır: Fotokopi/yazıcılara şiddet
uygulamak isteyen kızgın yanımız, bu fanteziyi fotokopi/yazıcı üzerine
yansıtır ve sonra fotokopi/yazıcının bizi dönüp ısırmak istediğini
hayal eder.
İnsan insana karşı!
Bizler
aynı zamanda, ihtiyaçlarımızla ilgilenmeyen yönetime de sinirleniriz,
çünkü içimizdeki çocuksu tarafımız, yönetimin bir derecede bizim vekil
ailemiz olmasını istemektedir. İçerde bir yerde, iş çerçevesinde bir
‘ticari anlaşma’ vardır: “Senin için çalışıyorum, bu yüzden
ihtiyaçlarımı karşılayacaksın.” Bu anlaşmada herhangi bir uyuşmazlık
algılandığında şikayetler başlar. Çalışkan yöneticiler örneğin
%23’ümüzü sıkar, toplantılara hazırlıksız katılanlar %30’umuzu
sıkarken, destek eksikliğinden dolayı sinirlenenlerin oranı %36’dır.
Stresin çıkış noktası
Sinirlendiğimiz
zaman bunu kendi içimizde tutamayız. Yarımız adı geçen bir ila beş
durumda öfkeleniyoruz; örneğin sıklıkla patronumuza (%43), iş
arkadaşımıza (%33’ü aşkın) ya da tedarikçi veya müşterilere (%27)
kızıyoruz. Bazılarımız ise şiddete başvuruyor (% 9). Kendimizi çaresiz
hissediyoruz, bu nedenle cansız bir nesneyi tekmeyerek, kırarak o an
için kendimizi güçlü ve kontollü hissediyoruz. Ofis ekipmanları
(yazıcı, masa, klavye, telefon) ise ofis öfkemize en çok maruz kalan
nesneler.
Ofiste ‘güvenli bölge’ istiyoruz
İnsanların
% 60’ı kısmen ya da tamamen açık ofislerin stresin artmasına katkıda
bulunduğunu düşünüyor. Bu, kendimize ait bir alan istememizden
kaynaklanıyor; bu alanı kişiselleştirip, kullanımını kontrol etmek
istiyoruz. Açık plan ofislerde ‘güvenli bölgemize’ diğerlerinin kolayca
işgal edildiğini hissediyoruz ve bu da bizi çok endişeli ve hatta
savunmacı yapabiliyor. % 21’imiz, kendimize ait bir ofisin stres
seviyesini düşüreceğine inanıyor. Bu ‘yuva’ içgüdüsü, kendi park
yerlerini başkaları tarafından kullanıldığı zaman sinirlenen insanlarda
(%7 ) da görülebiliyor.
Ofisi daha az ofis yapacak her şey kabulümüz!
Eğer
ofis ortamının daha ‘güzel’ olduğuna inanırsak, stress seviyemiz
düşecektir. Havalandırma sistemi (%43), iyi depolama (%37) ve doğal
ışık (%26) yetersizliğinden yakınıyor, temiz hava (%48), ücretsiz
içecek ve meyve (%45) ve dinlenme mekanları (%37) istiyoruz. Bu
kendimizi ofis ortamında olduğumuzu inkar etme çabalarımızın bir
yansıması; bilinçaltında ‘ofis = kontrol altında olmak’ anlamına
geliyor, bu nedenle ofisi daha az ofis yapan her şeyi, memnuniyetle
kabul ediyoruz. Bu da insanların %38’inin evden çalışmanın stresi
azaltacağına inanmasının sebebi. Bazıları için, başka nedenlerden
kaynaklanan öfke dışardaki nesnelere yansır: Patron, ofis, iş arkadaşı,
yazıcı... %24’ümüz yeni bir patronun ofis hayatını daha iyi yapacağını
düşünüyor.
İdari stresle baş etmeye çalışan müşterilerle
çalışan psikoterapist Lucy Breresford, “İnsanlar, ofiste daha az
stresli olmak için, kendi hayatlarını ve çalışma ortamlarını daha fazla
kontrol edebilmeye ihtiyaç duyuyor” diyor.
Aynı zamanda da bunun çözümü için yapılabilecekleri de ekliyor:
“Ofiste
Öfke giderek artıyor, fakat toplantıların daha düzenli olması ya da
kişiler arası nezaket gibi bazı inisiyatifler hem stres seviyesini
azaltabilir, hem de ofis ekipmanlarının ömrünü uzatır!”
Stresle başa çıkmak için önemli 5 ipucu
1- Kendi sınırlarınızı anlamaya çalışın. Neler yapabileceğinizi ve neyin size fazla geleceğini bilin.
2- ‘Hayır’ demekten korkmayın.
3- Rahatlayın. Belki gün içerisinde canlandırıcı bir yürüyüş, biraz
mağaza gezmek, iPod dinlemek ya da bir roman okumak gibi, kafanızı
günlük endişelere kapatacak eylemlerle kendinize biraz zaman ayırın.
Bazı insanlar, jimanstik salonu veya yoga dersine gitmeyi tercih
edebilir, egzersiz vücuttaki endorfinin salgılanmasını sağlar.
4- Öğle yemeğini atlamayın ve yemeğinizi masanızdaki beş dakikalık
bir sandviçle geçiştirmeyin. Çalışma gününün ortasında ara vermek,
zihinsel ve fiziksel olarak işten uzaklaşmanız için size iyi
gelecektir. Yemeklerinizi de hissederek yiyin. Fazla şeker ruh halinde
dengesizliklere neden olur ve sağlıklı olmayan gıdalara olan isteği
tetikler.
5- Yeterli uykuyu aldığınızdan emin olun.
Metinde yorumlanan anket sonuçlarıyla ilgili haberimiz için
|